Yorgunum ve biraz da hastayım. Ama geride bıraktığım bir kaç güne baktığımda hepsine değdini düşünmeden edemiyorum.
Son dakikada yol arkadaşımın ayağını sakatlayıp üç hafta ev hapsi almasıyla tek başıma ve açıkçası biraz da endişeyle çıktım Ankara yollarına. Sabah bindiğim trenin yemekli vagonundaki bazı aksaklıklara rağmen 7,5 saatlik keyifli ve rahat bir yolculukla gara vardım. Pazar günümü ayıracağım arkadaşımla buluşma mekanımı keşfedip, Kızılay'dan Odtü yoluna düştüm.
Kendimi kafeteryaya attığımda alt katta hummalı bir çalışma vardı. Ertesi gün yapılacak larp için hazırlıklar sürüyor, bkft üyeleri canlarını dişlerine takmış masa sandalye çekiştiriyordu. Aklım gerilere, çoook eski günlere gitti. 1997 yılında, bir masa başında itücon düzenleyicilerinin bir kısmı olarak ortaklaşa sandviç hazırladığımız geceyi hatırladım. bir yandan da içimde artık söndüğünü sandığım bir heyecan alevlenmeye başladı. İşin mutfağını özlemiştim. ufaktan el verip biraz yardım etmeye çabaladım. Bu arada Ankara'da geçireceğim üç gün boyunca yardımını ve konukseverliğini esirgemeyecek olan Bahadır'la tanıştık. Kalacağım yeri garantiledikten sonra keyifle ortamın hjeyecanına bırakıverdim kendimi.
Açıkçası metucon kolay anlatılabilecek bir etkinlik değil. Bolca eğlendiğim iki oyun oynadım, çok neşeli bir kostümlü parti geçirdim ama esas yer eden son gün, oyunlardan sonra bkft üyelerinin içlerindeki şoparı ortaya çıkardıkları zaman dilimi oldu.
Gerçi biraz gergindim. Eşyalarım Bahadır'ın evindeydi ve oraya gidip gelmek zoruma gidiyordu. Ama bkft üyeleri ile geçirdiğim o saatler bana neden metucon'un 11 yıldır düzenli olarak yapıldığı, neden diğer üniversitelerin aynı tutarlılığı sürdüremediğini öğretti. Belki de ilk kez metucon'un ruhuna dokundum.
Bu arkadaşlar özellikle biz İstanbul frp camiasının başaramadığı şeyleri başarmış, bir olmuşlar. Aralarında sorunlar yok muydu? Bilmiyorum, ama varsa da hissettirmediler. Bittiğinde hep beraber şeberdiler, eğlendiler, tezahüratlarla "yaratıcılıklarının önünü açacak taleplerde"(bira yani) bulundular. Kısacası biten güzel etkinliğin üzerine bir nevi orgazm sigarası yaktılar. Bu birliktelik ve çalışkanlık sürdükçe biz daha çok metucon yollarına düşer, çok yollarda hasta olur, geceleri uykusuz kalır, kostümlü partilere hazırlanır, dnöüş yolunda da bir sonrakini beklemeye başlarız. Çok yaşa metucon, çok yaşa ODTÜ BKFT.
Teşekkürler:
Konukseverliği ve evinin içine etmemize ses çıkarmadığı için Bahadır'a;
Hıyarlığım sonucu yanlış güne oyun yazmama rağmen beni kendimden koruyarak durumun düzeltilmesi için çalışan Onur ve Bahadır'a;
Oynattıkları süper oyunlar için Mustafa ve Ceyda'ya;
Organizasyonda yer alan ve metucon'un şanını yürüten gelmiş geçmiş tüm üyelere sonsuz teşekkürlerimi iletmeyi bir borç bilirim.
Tuesday, April 24, 2007
Monday, February 12, 2007
Uluslararası İktisat Dersi Üzerine
Bugün hayatımdailk kez akademik olarak Uluslararası İktisat konusunda birşeyler öğrenmeye başladım. yaş kemale ermeye yanaşsa da öğrenmenin sonu yokmuş. Öncelikle bunu öğrendim.
Sonra düşük ücretin bir politika olarak ihracatta rekabet yaratmak için nasıl kullanıldığını ve sonunda daha düşük ücretlerle adam çalıştıran başka bir ülke (ör: Çin) çıktığında nasıl iflas ettiğini öğrendim. Zaten bizim tekstilcilerin, sanki Türk işçisinin ücretlerinin Çin ve Mısır'daki çalışanların ücretlerinden yüksek olması Türk işçisinin suçuymuş gibi, Mısır'da serbest bölge peşinde koşması bir de yanlarına Türkiye Cumhuriyetinin dış ticaret'ten sorumlu bakanını da katmaları garibime gitmişti. Teknolojiye yatırım yapmayan, çalışanını daha verimli olacak şekilde eğitmeyen, katma değeri yüksek ürün yaratamayan, yatırım yerine faize para yatıran, bunların hepsinin sonucu rekabet gücünü yitirince hükümetlere döviz kuru ayarlaması yapması için baskı yapan, hatta devalüasyon isteyen Türk işçisiymiş gibi.
Tekstilciler bu aymazlık ve basiretsizlik (daha ağır konuşmak da mümkün ama...) batağında yalnız değil ne yazık ki. Ülkenin üzerindeki ölü toprağı gittikçe ağırlaşıyor, neler olup bittiğini görebilenler ise ya bir araya gelemediklerinden yalnızlıklarının altında eziliyor ya sınıfından kopan aydınlar gibi ortalık yerde bocalıyor ya da en üzücüsü ihanette ve ülkenin fakirleşmesinde, üç kuruşa köpeklik ediyor.
Sonra düşük ücretin bir politika olarak ihracatta rekabet yaratmak için nasıl kullanıldığını ve sonunda daha düşük ücretlerle adam çalıştıran başka bir ülke (ör: Çin) çıktığında nasıl iflas ettiğini öğrendim. Zaten bizim tekstilcilerin, sanki Türk işçisinin ücretlerinin Çin ve Mısır'daki çalışanların ücretlerinden yüksek olması Türk işçisinin suçuymuş gibi, Mısır'da serbest bölge peşinde koşması bir de yanlarına Türkiye Cumhuriyetinin dış ticaret'ten sorumlu bakanını da katmaları garibime gitmişti. Teknolojiye yatırım yapmayan, çalışanını daha verimli olacak şekilde eğitmeyen, katma değeri yüksek ürün yaratamayan, yatırım yerine faize para yatıran, bunların hepsinin sonucu rekabet gücünü yitirince hükümetlere döviz kuru ayarlaması yapması için baskı yapan, hatta devalüasyon isteyen Türk işçisiymiş gibi.
Tekstilciler bu aymazlık ve basiretsizlik (daha ağır konuşmak da mümkün ama...) batağında yalnız değil ne yazık ki. Ülkenin üzerindeki ölü toprağı gittikçe ağırlaşıyor, neler olup bittiğini görebilenler ise ya bir araya gelemediklerinden yalnızlıklarının altında eziliyor ya sınıfından kopan aydınlar gibi ortalık yerde bocalıyor ya da en üzücüsü ihanette ve ülkenin fakirleşmesinde, üç kuruşa köpeklik ediyor.
Subscribe to:
Posts (Atom)