Wednesday, June 12, 2013

The Guardian'dan güncel bir "Gezi" incelemesi

Erdoğan’ın Türkiye’deki protestolara tepkisi Putin ile kaygı verici paralellikler ortaya koyuyor. 

Luke Harding, “Lider işleri kendi bildiği gibi halletmeye alıştı ancak sivil toplum hareketi artık baskı altında tutulamıyor” dedi. 

 İstanbul Taksim meydanında, çevik kuvvet ile çatışmalarda tazyikli su ile vurulan bir protestocu. Fotoğraf: Gurcan Ozturk/AFP/Getty Images 

Luke Harding 
Saldırı beklendiği üzere vahşice gerçekleşti. Cuma ve Cumartesi günleri Erdoğan İstanvbul’da bir Avrupa Birliği toplantısına ev sahipliği yaptı. Söylentiler, Erdoğan’ın Avrupalı konukları evlerine döner dönmez Taksim Meydanını (12 gündür barışçıl şekilde işgal eden) göstericilerden temizlemek için çevik kuvveti decreye sokacağı yönündeydi. 
Salı sabahı saat 6:00’da Taksim meydanını saran polis plastik mermi ve biber gazı atarak ve Erdoğan’ı istifaya çağıran posterleri indirerek söylentileri gerçeğe çevirdi. Mutlu bir rastlantı eseri ülkedeki devasa hükümet karşıtı gösterileri gamsızca görmezden gelen Türk medyası olayları kaydetmek üzere hazırda bekliyordu.
Türk TV izleyicileri şuna tanık oldu: dört ya da beş “göstericiden” oluşan küçük bir grup polise molotov kokteyli atıyordu. Bir noktada ellerinde uç Marksist partilerden birinin bayrağı ile gülünç Roma tarzı falanj formasyonunda polis hattına ilerlediler. “Protestocular” aslında kameralara karşı kendi arkadaşlarına inandırıcı da olmayan bir “saldırı” düzenleyen orta yaşlı sivil polislerdi. 
Ancak yakındaki Gezi Parkının ağaçlığının altında kamp yapan gerçek protestocuların karşı karşıya kaldıkları vahşet gerçekti. İstanbul’un göbeğinde biber gazı uçuşması sonucu onlarcası nefessiz kaldı ya da yaralandı. Bu sırada İstanbul Çağlayan adliyesinde göz altına alınan eylemciler adına eylem yapan yaklaşık 50 avukat, polis tarafından tartaklanarak uzaklaştırıldı. 
Bu yeni, canlı sivil toplum hareketi ile kaynaşmak ya da bunu ezmek arasında seçim yapma durumunda kalan Erdoğan ikinci yolu seçti. Aslında vatandaşlarının ülke çapında ayaklanmasına tepkisi, kendisini zor durumda bulan bir başka otokrat lider, Vladimir Putin, ile kaygı verici paralellikler içeriyor. 
Bütün bunlar ne zaten arapsaçına dönmüş AB’ye giriş olanaklarına, ne dindar ve laik Türk vatandaşları arasındaki ilişkilere ne de ülkenin demokratik geleceğine dair iyi işaretler değil. 
Erdoğan’ın kutuplaştırma taktikleri doğrudan Putin’in oyun planından alınmış olabilir. Dağınık ve önceden politik olmayan bir kitle olan göstericilerle konuşmak yerine protestoları karanlık yabancı komplolara mal etti. Pek çok muhalif gazeteci zaten hapiste ve Erdoğan Salı günü yabancı basını da kınadı. İktidardaki İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisinde (AKP) Erdoğan karşıtı alayların ana iletim kanalı olan ve başbakanın bela olarak tanımladığı twitter’ın yasaklanması yönünde meşum sesler yükselmeye başladı. 
Putin gibi Erdoğan da on yılı aşkın süredir iktidarda. Putin’in aksine iktidarı adil seçimlerle elde etti. Türkiye’nin en popüler politikacısı olmaya devam ediyor. 
2011 yılında üçüncü genel seçim zaferini kazandığından beri tartışma yaratan bir İslamcı sosyal dönüşüm projesine girişti. Akşam 10:00 ile sabah 6:00 arasında alkol satışını ve alkolün mağaza ve camilerin yakınında satılmasını yasakladı. Protestocular bununla birlikte yaşam tarzlarına diğer meydan okumalar ve otoriter yönetim tarzından mutsuz. 
Salı günü Taksim Meydan üzerinde gaz uçuşurken Erdoğan Türkiye’deki protesto gösterilerinin sona erdiğini ilan etti. Bir kez daha yanılıyor. Çoğunluğunu öğrenciler, gençler ve yaratıcı seçkinlerin oluşturduğu ancak pek çok diğer grubu da içeren ülkedeki sivil toplum hareketi artık baskı altına alınamaz. Çevik kuvvet ne kadar biber gazı atsa da Türkiye yeni bir mücadele dönemine giriyor. Erdoğan işleri kendi bildiği şekilde yürütmeye alıştı. Ancak artık uzlaşma aramak zorunda kalacak. 
Kriz başladığından bu yana olabilecek en kötü liderlik örneği veren Erdoğan, çoğu kurgusal sayısız düşmanlara saldırdı. Aslında Türkiye’nin uluslar arası imajının uğradığı hasarın tek sorumlusu kendisi. Bunu tersine çevirme gücü sadece kibirli, hırçın ve az sayılmayacak ölçüde paranoyak davranan Erdoğan’da.

Çeviri: bendeniz

Wednesday, October 29, 2008

Geri Dönüş

Çok uzun zamandır hiçbirşey yazmadığımın ben de zaten farkındaydım. Hep bir şeylerin bitmesini bekledim. O bir şeyler de her bittiklerinde yerlerini yenilerine bıraktılar. Velhasılı kelam, içimdeki şarkı bitti demek üzereyken kendimi yeniden şu klavyenin başında buldum. Aslında klavyenin başından da pek kalktığım yok ama klavyenin yazı yazmaya yarar bir araç olduğunu yeniden keşfettim.

Tetikleyen nedenler bir kaç taneydi; Öncelikle dünyada herkesin bahsini ettiği küresel kriz, ardından yakın dostlarımın bir şey yapmam yönündeki (artan) uyarıları ve son olarak da bazı yeni dostlarımdan aldığım olumlu eleştiriler ve verdikleri cesaret. Buraya kadar son iki neden ile ilgili söyleyeceklerimi söylediğime göre şimdi ilk nedene geçebilirim.

Bu küresel krizin ne olduğunu merak eden varsa basitçe şöyle söyleyeyim: Birilerinin para hırsı sonucu aldığı risklerin gerçekleşmesinin faturasını, bahsi geçen kişilerin şirketlerine tanınan "tanrısal" güçler üzerinden tüm dünya ekonomisine etkide bulunmalarını bahane ederek tüm dünya halklarına ödetmeye çalışmaktan ibarettir. İktisattan biraz anlayanlar (yani benden fazla bilenler) bunun ne anlama geldiğini, ne demek istediğimi anlamışlardır. Ancak bunları bir yerde öğrenmemiş olma bahtına erişenler için biraz daha açayım.

ABD'de emlak kredisi veren kurumlar daha fazla kar için en yüksek riske sahip kişilere bile ev kredisi vermeye başladılar. Doğal olarak riskler risk olmaktan çıkıp bankaya şüpheli alacak olarak döndükçe bankalar evlere el koymaya başladı fakat sorun şuydu ki, bu evleri labilecek kimse yoktu çünkü zaten herkese ev satılmış en son bu yüksek riskli grup kalmıştı. Bu da doğal olarak ev fiyatlarını düşürdü. Düşen ev fiyatları para ihtiyacını evini ipotek ettirerek karşılayan ve bu ipotek paralarını yiyen ABD halkının tüketimini azalttı. Tüketim azalınca da bir arz fazlası oluışmaya başladı.

Ama bundan önemlisi bankaların bu riskli alacaklarını teminat göstererek piyasaya kağıtlar sürmesi ve bu kağıtları sigorta şirketlerinin sigortalayarak bütün dünyaya dağıtmasıdır. Çünkü bu kağıtlar aslında alacak senedidir ve günü gelir alacaklı parasını ister. Ödeyemeyenler de Lehman Biraderlerin akıbetini paylaşır.

Acı reçetenin nasıl bize yutturulduğu ve liberalizmin nasıl çiğnendiğine de değieceğim.

Ama şimdi uyku.

Tuesday, April 24, 2007

metucon sonrası

Yorgunum ve biraz da hastayım. Ama geride bıraktığım bir kaç güne baktığımda hepsine değdini düşünmeden edemiyorum.

Son dakikada yol arkadaşımın ayağını sakatlayıp üç hafta ev hapsi almasıyla tek başıma ve açıkçası biraz da endişeyle çıktım Ankara yollarına. Sabah bindiğim trenin yemekli vagonundaki bazı aksaklıklara rağmen 7,5 saatlik keyifli ve rahat bir yolculukla gara vardım. Pazar günümü ayıracağım arkadaşımla buluşma mekanımı keşfedip, Kızılay'dan Odtü yoluna düştüm.

Kendimi kafeteryaya attığımda alt katta hummalı bir çalışma vardı. Ertesi gün yapılacak larp için hazırlıklar sürüyor, bkft üyeleri canlarını dişlerine takmış masa sandalye çekiştiriyordu. Aklım gerilere, çoook eski günlere gitti. 1997 yılında, bir masa başında itücon düzenleyicilerinin bir kısmı olarak ortaklaşa sandviç hazırladığımız geceyi hatırladım. bir yandan da içimde artık söndüğünü sandığım bir heyecan alevlenmeye başladı. İşin mutfağını özlemiştim. ufaktan el verip biraz yardım etmeye çabaladım. Bu arada Ankara'da geçireceğim üç gün boyunca yardımını ve konukseverliğini esirgemeyecek olan Bahadır'la tanıştık. Kalacağım yeri garantiledikten sonra keyifle ortamın hjeyecanına bırakıverdim kendimi.

Açıkçası metucon kolay anlatılabilecek bir etkinlik değil. Bolca eğlendiğim iki oyun oynadım, çok neşeli bir kostümlü parti geçirdim ama esas yer eden son gün, oyunlardan sonra bkft üyelerinin içlerindeki şoparı ortaya çıkardıkları zaman dilimi oldu.
Gerçi biraz gergindim. Eşyalarım Bahadır'ın evindeydi ve oraya gidip gelmek zoruma gidiyordu. Ama bkft üyeleri ile geçirdiğim o saatler bana neden metucon'un 11 yıldır düzenli olarak yapıldığı, neden diğer üniversitelerin aynı tutarlılığı sürdüremediğini öğretti. Belki de ilk kez metucon'un ruhuna dokundum.

Bu arkadaşlar özellikle biz İstanbul frp camiasının başaramadığı şeyleri başarmış, bir olmuşlar. Aralarında sorunlar yok muydu? Bilmiyorum, ama varsa da hissettirmediler. Bittiğinde hep beraber şeberdiler, eğlendiler, tezahüratlarla "yaratıcılıklarının önünü açacak taleplerde"(bira yani) bulundular. Kısacası biten güzel etkinliğin üzerine bir nevi orgazm sigarası yaktılar. Bu birliktelik ve çalışkanlık sürdükçe biz daha çok metucon yollarına düşer, çok yollarda hasta olur, geceleri uykusuz kalır, kostümlü partilere hazırlanır, dnöüş yolunda da bir sonrakini beklemeye başlarız. Çok yaşa metucon, çok yaşa ODTÜ BKFT.


Teşekkürler:
Konukseverliği ve evinin içine etmemize ses çıkarmadığı için Bahadır'a;
Hıyarlığım sonucu yanlış güne oyun yazmama rağmen beni kendimden koruyarak durumun düzeltilmesi için çalışan Onur ve Bahadır'a;
Oynattıkları süper oyunlar için Mustafa ve Ceyda'ya;
Organizasyonda yer alan ve metucon'un şanını yürüten gelmiş geçmiş tüm üyelere sonsuz teşekkürlerimi iletmeyi bir borç bilirim.

Monday, February 12, 2007

Uluslararası İktisat Dersi Üzerine

Bugün hayatımdailk kez akademik olarak Uluslararası İktisat konusunda birşeyler öğrenmeye başladım. yaş kemale ermeye yanaşsa da öğrenmenin sonu yokmuş. Öncelikle bunu öğrendim.

Sonra düşük ücretin bir politika olarak ihracatta rekabet yaratmak için nasıl kullanıldığını ve sonunda daha düşük ücretlerle adam çalıştıran başka bir ülke (ör: Çin) çıktığında nasıl iflas ettiğini öğrendim. Zaten bizim tekstilcilerin, sanki Türk işçisinin ücretlerinin Çin ve Mısır'daki çalışanların ücretlerinden yüksek olması Türk işçisinin suçuymuş gibi, Mısır'da serbest bölge peşinde koşması bir de yanlarına Türkiye Cumhuriyetinin dış ticaret'ten sorumlu bakanını da katmaları garibime gitmişti. Teknolojiye yatırım yapmayan, çalışanını daha verimli olacak şekilde eğitmeyen, katma değeri yüksek ürün yaratamayan, yatırım yerine faize para yatıran, bunların hepsinin sonucu rekabet gücünü yitirince hükümetlere döviz kuru ayarlaması yapması için baskı yapan, hatta devalüasyon isteyen Türk işçisiymiş gibi.

Tekstilciler bu aymazlık ve basiretsizlik (daha ağır konuşmak da mümkün ama...) batağında yalnız değil ne yazık ki. Ülkenin üzerindeki ölü toprağı gittikçe ağırlaşıyor, neler olup bittiğini görebilenler ise ya bir araya gelemediklerinden yalnızlıklarının altında eziliyor ya sınıfından kopan aydınlar gibi ortalık yerde bocalıyor ya da en üzücüsü ihanette ve ülkenin fakirleşmesinde, üç kuruşa köpeklik ediyor.

Saturday, December 23, 2006

Dil ve Çeviri

Ne okuduğum çeviri eserler ne sinemada gördüğüm filmler ne de çeviri işinde geçirdiğim yıllar, çevirinin beyhude bir savaş olduğuna dair kanımı silemedi.

Ama "Denemekten ne zaman vaz geçtin?" diye sorarsanız cevabınız "Asla!" olacaktır. Yazılı eserler insanları, toplumları ve dünyayı harekete geçiren en temel ve en kalıcı miraslardır. İyi ya da kötü yönde olsun bu hareketlenme dünya üzerindeki devinimi ve statükonun kırılmasını sağlar. Çevirmenin en büyük derdi yazarın ne demek istediğidir. Yazarın ne dediği ortadadır lakin alt okumalardaki incelikler ve mesajlar, çevirmenin dünya görüşü ve yazarı ne ölçüde tanıdığı, kendini yazarın yerine ne kadar koyabildiği ile doğrudan ilişkili olarak hedef metne yansır. Çeviride asıl tercih yazarın kendisinin çeviri yapması olmalıdır ama genellikle bir yazarın birden çok dili iyi bilmemesi ya da eserlerini çevirmeye harcadığı vakti yeni eserlerine harcamayı tercih etmesi çevirmenlere ihtiyaç duyurmaktadır.

Çeviri gereklidir zira iletişim gereklidir ve herkes her dili bilmez. Çeviri zordur ve çeviride anlam kaybolur ama yine de çeviri zaruridir, zira sizi harekete geçireni karşı tarafa anlatmazsanız sadece eyleminiz görünür, niyetiniz ve amacınız muallakta kalır. Bilinmezlik insanın en temel korkularının sebebidir ve korku insanı içine kapanmaya iter, kendisi gibi görünmeyenlerden uzaklaştırır ve izole eder. Geri kalan herşey öteki olur ve faşizmin ne olduğunu bilenler öteki kavramının tehlikelerini gayet iyi tanır.Çeviri zor, nankör ve fakat daha iyi bir dünya için gereklidir.

KaraKalem

Not: bu da bir önceki ile aynı siteden. bu konuda sözüm çok ama şimdilik bununla yetinelim.

Kazım Koyuncu, Çernobil, Türkiye

Badem gözlüm beni unut
Bu gemi bir kara tabut
Çürük yumurtadan çürük
Benden yapacağın çocuk

Nazım Hikmet

Hazır tekrar gündeme gelmişken xxx'e yazmayı düşündüğüm yazıları hazırlayana kadar Karadeniz ve ölüm dalgaları hakkında yazmaya karar verdim. Önce bu yazımın temeli olan olaydan bahsedelim. 26 Nisan 1986 tarihinde Çernobil nükleer santralinde meydana gelen patlama sonucu yaşanan radyoaktif kirlenme Türkiye’den İsveç’e kadar pek çok ülkeyi etkilemiş, sadece temizlik sırasında 4 bin civarında Ukraynalının ölümüne sebep olmuş, yaklaşık 3-4 milyon Ukraynalıda ise hayatlarının sonuna kadar taşıyacakları izler bırakmıştır.

Tanrı senin hamurunu necaset ile yoğurmuş
Annen seni sıçarken yanlışlıkla doğurmuş
Neyzen Tevfik

Bu olayın etkilerinin bu kadar büyümesinin nedeni, aslen o dönemde iktidarda bulunan 46. Hükümet’in Sanayi ve Ticaret Bakanı Hüseyin Cahit Aral’ın tv ekranlarında “bakın içiyorum hiçbir şey olmuyor” diyebilecek derecede olayı çarpıtmasıdır, halkın sağlığını hiçe saymasıdır. Tabii ki bu demeç üzerine piyasada bulunmayan 85 mahsulü (radyasyondan önce üretilmiş) çayların birden her yerde bulunur olmuştur. (yurdum ticari zekasına bir örnek olsa gerek). Bugün bir aileden 14 kişi bir yıl içinde kanserden ölüyorsa, akılcı davranış, bunun sorumluluğunu alması gereken kişilere 2. Atatürk diyecek kadar densizleşmek yerine, bu kişilerin sebep olduklarının irdelenmesi olacaktır.

"Yaz geldi bahar geldi de açtı yeşil yapraklar,
Ben sana doyamadım, doysun kara topraklar”
Anonim

Gelelim yazının oluşmasını sağlayan duygusal yoğunluğu yaratan olaya: Pazar günü sabaha karşı 33 yaşında gencecik uşağumuz, Kazım Koyuncu 6 aydır mücadele ettiği ve zaman zaman umut veren gelişmeler gösterdiği kansere yenik düştü. Hakkında, Dinmeyen, Zuğaşi Berepe (denizin çocukları) grupları ile ve ayrıca solo olarak yaptığı albümler hakkında, söylenecek çok şey vardır. Lakin içerisinde bulunduğum halvet-i ruhiye Volkan Konak tarafından ölümünün hemen ardından net bir şekilde açıklanmıştır “Kardeşimi çekmeceye koymuşlar, daha ne diyeyim.” Haydi ben de bir şey demeyeyim. Kazım koyuncu desin:

koyverdun gittun beni oy
koyverdun gittun beni
allah'undan bulasun oy
allah'undan bulasın
kimse almasun seni,
kimse almasun seni
yine bana kalasun
kimse almasun seni oy
kimse almasun seni
yine bana kalasun
sevduğum senun aşkın
ciğerlerumi dağlar
hiç mi duşunmedun sen
hiç mi duşunmedun sen oyy
sevduğun boyle ağlar,
sevduğun boyle ağlar..
gelevera deresi oy
gelevera deresi
iki dağun arasi oy
iki dağun arasi
yuzunden silinmesun,
yuzunden silinmesun
biçağumun yarasi
yuzunden silinmesun oy
yuzunden silinmesun
biçağumun yarasi
ciğerlerumi dağlar
hiç mi duşunmedun sen
hiç mi duşunmedun sen oyy
sevduğun boyle ağlar,
sevduğun boyle ağlar..

KaraKalem

Bu yazı Kazım'ın ölümünden hemen sonra içimden gelenlerin dökümüydü. ŞAns eseri denk geldim ve buraya koymaya karar verdim.

Friday, December 22, 2006

Giriş ve Gelişme

Çok darlandım günlük çok.
İnsanların aptallığı mı dersin, inatçı körlükleri mi dersin, ne dersen de, beni daraltmak, üstüme gelmek için elbirliği etmiş gibiler.

O kadar çok şey var ki anlatacak, giriş yazısında başlıklarını bile saymaya halim yok. Ama kabaca dinden, hayata, müzikten sanata, tarihten politikaya herşeyden ama herşeyden bahsedeceğim.

Çok değerli içerikler bekleme benden, eteğimde dökecek çok taş var ve neyi nereye dökeceğimi az çok belirlemiş sayılırım.

Burada kısa kısa anlatacağım çok şey var.

Neyse şimdilik böyle bir giriş yeter gerisi geldikçe...

to the next step...